murathan özbek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
murathan özbek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2015 Pazar

Deniz Aşkı Ağlar

Balçık

Ne zaman kış gelse üşüyen denizleri düşünürüm, 

Balıklara üzülür; eriyen kar tanelerine gözyaşı yüzdürürüm.


Denizde boğulanlar cennete mi gömülüyor? Ben deniz olsam kimseyi boğamazdım herhalde. Yoksa yalnızca bir mevsimde hatırlanmak zoruma gider miydi? Yok yok, en iyisi kesin konuşmamak.

Fenerin aydınlattığı yerde zengin balıklar yaşar bana göre. Ben ilk denizle tanıştığımda kıyının en ıssız yerinde feneri aradım. Ha buldum mu? Tabii ki bulamadım. Aslında denizin büyüsü feneri unutturdu, çaktırmadım. Aradan yıllar geçti, denizi anlamaya çalıştım. Bazen berrak olabilmek için insanın pisliğini kıyıya bırakması gerekiyormuş, bunu denizden öğrendim. Yıllarca dışı güzel olan insanların bulanık olan içlerinde debelendim durdum, battıkça battım. İnsanın dibi görünüyorsa eğer muhakkak kıyısında çalı çırpı vardır. Deniz yalan söylemez.

Bazı denizleri melekler ağlıyor biliyorum. O yüzden bol tuzlu ve dalgalı oluyor. Bazı denizleri de kış mevsimi yapıyor. Birbirine hiç benzemeyen kar tanelerinin kavuştuğu yer oluyor deniz. Güneş sessizce giderken denizin bıraktığı ayaz kokusundan anlıyorum bunu. Abarttım değil mi? Adam sende.

Bir gün denizin biri bol küfürlü dalgalarıyla ceset kokuyordu. Kıyıda bıraktığı izler dağınık, iskeleye bıraktığı damlalar bir yaşı andırıyordu.


Bir gün deniz 

Aşkı ağlıyordu 
Ben 
Susturamadım. 


Fotoğraf: Murathan Özbek
mirfanK’11

4 Kasım 2015 Çarşamba

Dönence



d ö n e n c e

-1-

Süt dişlerimin çoğunu zeytin çekirdeklerine bağışladığım yıllarda apartmanın koridor boşluğunda o zamanın gündemine uygun, toplumsal mesajı bol piyesler düzenliyorduk. Bir de zamanın gündeme hâkim ilkokul çocukları olarak tamamı el yazması dergi çıkarıyorduk. Bu dergide yöresel yemek tarifleri, yöresel fıkralar, iki dergi arasına damgasını vurmuş siyasi olaylar, yeni doğan bebeklere isim önerileri gibi şeyler yer alıyordu. Daire daire dolaşıp abone topladığımız dergimizin kopya sayısı zamanın şartlarına göre oldukça iyiydi. Daha hayat bilgisi dersinin tam karşılığını bulamamışken çamurlu ellerimizle hayatın tozlu raylarına dokunuyorduk. Aşkı bile bilmiyorduk, o kadar yoksul, o kadar küçüktük.
İnsanlığın para karşısında değer kaybettiği o yıllarda sokaklar dilencilerle doluydu. “Allah rızası için […]” kelimesini ilk kez o sokaklarda duymuştum. Ayağının tekini katlamış bir kadın kucağında bebeğiyle yardım dileniyordu. Etrafta oluşan kalabalığın uğultusundan seçtiğim birkaç cümle ‘dini istismar, yalancı o, zabıta gelsin ayağa kalkar o hatta koşmaya başlar.’ hala zihnimde çalkalanır. İstismar kelimesini babam ‘insanları kandırmak’ olarak açıklamıştı bana, zabıta ise belediyede çalışan polismiş, en azından anlayabilmem için böyle tanımlamıştı. Sonra zabıta geldi, gerçekten de polise benziyordu, arabasında siren bile vardı. O sözde ayağı olmayan ve kucağında bebeği olan kadın kucağındaki kundağı fırlatıp kaçtı. Kundaktan okulun vitrininde duran, kızların uğruna saatlerce kavga ettiği oyuncak bebeklerden çıktı, hani şu yatırınca gözlerinin kapandığı, mavi gözlü bebekler. İstismar, sömürü ve bu anlama gelen daha birçok kelimeyi o gün orada, etkili bir örnekle öğrenmiştim. İnsanların kusurlarını kullanarak dinlerinden yakalayıp onlardan para dilenmek ve yine o insanların gözlerine baka baka bunun yalan olduğunu göstermek; para karşısında insanlığın değerini iyice ispatlar nitelikte idi. İlkokul 1. sınıftan beri öğretmenimizin yönlendirmeleri ile dönem dönem yardıma muhtaç insanlara destek için bir şeyler yapıyorduk. Bu bazen erzak, bazen onlar yararına düzenlediğimiz tiyatro, bazen de kıyafet oluyordu.
4. sınıfta başladığım güz tek basamaklı yaşlarımın bitişini kutladık. Artık büyüdüğüm için gururlanıyordum. O gün sokakta biraz daha oynamamama izin çıktı. Bu benim için toprağı daha fazla eşmek, ağaca tırmanıp saatlerce orada oyalanmak ve hoplaya zıplaya saatlerce şarkı söylemek demekti. Doğum günüm münasebetiyle normalinin üç katını aldığım harçlığımı o zamanki matematiğimle dondurmaya bölmüştüm, bademciklerimi şişirip beni 2-3 gün yatağa mahkûm edecek kadar dondurma alabiliyordum. Bir önceki gece kurduğum bu heyecan verici hayalleri gerçekleştirmek için erkenden sokağa çıktım. Oyuncak arabalarıma topraktan şehir ve yol yapıp gezdirdikten sonra toprağı eştim, üzerinde Arapça rakamların bulunduğu madeni para buldum. Gömü bulmuş gibi sevindim, sanki o para ile istediğim tüm çikolatalara sahip olacakmışım gibi hissettim. Apartmana doğru koşarken arka bahçeye yıllar önce diktiğimiz çam ağacının dibinde bir hareketlenme gördüm, paranın duyurusunu biraz erteleyip ağaca yöneldim: İlk bakışta 6 tane gördüğüm, toplamda 8 tane yavru kedi vardı. Bunlar apartman olarak farelere karşı beslediğimiz, renginden ötürü ‘bal’ dediğimiz kedinin yavrularıydı. Avucumdaki parayı cebime koydum, ellerimi pantolonumda temizledim ve yavru kedileri sevmeye başladım. Hayatımda ilk kez bu kadar cesur bir şekilde kedi seviyordum. Çoğu beyaz olan bu yavrular ben severken kaçmıyor aksine iyice paçalarıma sokuluyorlardı. Bir ara ‘bal’ geldi, uzaktan bizi izledi ve gitti. Yavru kedilere doyduktan sonra eve gittim, parayı annemlere verdim ama benim kadar heyecanlanmadılar. Annem çantasını istedi, cüzdanını çıkarıp parayı sürekli eski paraları sakladığı fermuarlı cebe attı. Elimi yüzümü yıkayıp balkona çıktım, ‘bal’ yavruların oradaydı ve anlamlandıramadığım bir hareketlilik ve ses kirliliği vardı. Çok geçmeden çıkan seslere annem geldi: ‘Aaa! Yavrularını boğuyor bal! Vah vah kim bilir kimden kıskandı.’ dedi. Belki annem konuşmaya devam edecekti fakat ben beklemeden balkondan çıktım, koşarak aşağı indim ve tüm gücümle arka bahçeye koştum. Çamın dibinde kan birikmişti, bembeyaz yavruların çoğu ölmüştü, geldiğimi gören bal kaçtı. Orada daha fazla duramadım. O gün dondurma da yemedim.
O dönem yardım kampanyasını annem başlatmıştı. Teyzemin isteği üzerine zeytin çekirdeği toplamaya başlamıştık. Aklıma yine kahvaltılarda dökülen dişlerim geldi. Babamın ‘doğanın kanunu’ dediği, bana göre katliam olan o şey, yani bir annenin yavrularını kıskanıp öldürmesinin etkisi geçtikten sonra sınıftaki 5-6 yakın arkadaşımdan her sabah kahvaltıda tükettikleri zeytinlerin çekirdeklerini istedim. Birkaç sabah sonra öğretmen bunları neden topladığımı sordu, ‘nedenini’ bilemediğim için cevap veremedim.
Kış çıkana kadar zeytin çekirdeği topladık. Ne arkadaşlarım, ne ben, ne de öğretmen bunu neden yaptığımız bilmiyorduk. Gerçi ben her gün anneme soruyordum fakat onun ‘bir amcaya lazım’ cevabı beni tatmin etmiyordu, ben de tatmin olamadığım için bu cevabı kimseyle paylaşmıyordum. Araya Kurban Bayramı tatili girdi, teyzemlerle buluştuk. Elini öpüp ders durumumu anlattıktan sonra sorduğum ilk şey ‘zeytin çekirdekleri’ oldu.
“İyi toplamışsınız aferin.” deyip başımı okşadı. Hala cevabımı alamamıştım. O gelene gidene bayram servisi yaparken annesine sadık bir kedi gibi, yok yok, ördek yavrusu gibi peşinde dolaştım. En sonunda mutfakta tek yakaladım. Bir taraftan bulaşık yıkıyor, bir taraftan da anlatıyordu.
“Oğlum bizim kapıcı Ahmet Efendi var, Allah uzun ömür versin, iki yıl önce eşini kaybetti. Eşi de bizim sitede temizliğe gelir üç beş bir şey kazanırdı. O vefat ettikten sonra Ahmet Efendi kızının okul masraflarını çıkarmak için ek iş yapmaya başladı. Yazın inşaatta çalışırken ikinci kattan düştü, kimse sahip çıkmadı, belden aşağısını kullanamıyor artık. Kızı da hem okuyor hem babasına bakıyor. Ahmet Efendi 4-5 aydır zeytin çekirdeklerinden tespih, çerçeve, biblo gibi şeyler yapıp satıyor, kızının okul masraflarını karşılıyor. Biz site yönetimiyle konuştuk, kapıcı dairesinde oturmaya devam edecekler, bakalım sözde belediye tekerlekli sandalye verecekti ama nerde. Ahmet Efendi onu da kendi alır bu azimle.”
Teyzem işini bitirip gittikten sonra uzun bir süre mutfakta tek başıma oturdum, tüylerim ürperdi. Demek her gün yüzüne bakmayıp attığımız o çekirdeklerden ev geçindiren insanlar varmış. O gece tüm aile teyzemlerde kaldık. Ertesi sabah erkenden uyanıp tekrar güzel kıyafetlerimizi giydik, kalabalık bir kahvaltı sofrasında bayramın tadını çıkardık. Uzun ve keyifli kahvaltının ardından sofra toplama işi biz küçüklere kaldı. Alışkanlıktan zeytin çekirdeklerini boş bir kutuya doldurdum. Sofrayı topladık, kahveler hazırlandı, büyükler misafir odasına geçip koyu bir sohbete daldılar. Onlar kahvelerini yudumlarken annemler bayram gezileri için hazırlandı. İlk ziyaretin Ahmet Efendi’nin hanesine olacağını duyduğumda zihnimde iki seçenek belirdi. Ya babamlara eşlik edecek, onların sohbetini dinleyecek ve kendimi büyük hissedecektim ya da annemlerle gidip aylardır topladığım yardımın karşılığını görecektim. Seçeneklerimin üzerinde fazla düşünmedim ve karar verdim. “Anne, ben de geliyorum.”
Annem, teyzem, yengem ve ben evden çıktık. Karanlık merdivenlerden apartmanın bodrum katına indik. Teyzem elektrik saatinin üzerinden anahtarı alıp kapıyı açtı. İçeriye tüm bayram neşesini gölgeleyecek bir sessizlik çökmüştü. Ayakkabılarımızı çıkarıp eve girdik, ben ayakkabıları düzeltirken annem beni bekledi. Girişin sol çaprazında kalan, kapısının altından ince bir ışık süzülen odaya doğru yürüdük. Annem elimi sıkıca tutuyordu. Teyzem zeytin çekirdeklerinin olduğu kutuyu elimden alıp mutfağa gitti, annem ve yengem odaya girdiler, ben teyzemin yanına gittim. Teyzem müthiş bir hızla zeytin çekirdeklerini yıkadı ve musluğun hemen arkasında duran bez ile kuruladı. Tezgâhın üzerine birbirlerine değmeyecek şekilde sıraladı, kurumaları için pencerenin önüne koydu ve mutfaktan ayrıldık. Odada bizi ne bekliyordu çok merak ediyordum. Sessiz ve seri adımlarla odaya girdik. İçeri girdiğimizde yatağın üzerinde Ahmet Efendi olması muhtemel bir adam oturuyordu, dizlerinin üzerinde battaniye vardı, onun hemen altında bir yer sofrası duruyordu. Sofranın üzerinde kitap, bitmek üzere olan iki kurşun kalem ve birkaç eski defter vardı.
Ahmet Efendi kirli sakallı, gözlerinin altında çukurlar olan burnunun üzerindeki gözlüğüyle teyzemi ve beni selamladı. Karşı kanepeye yönelecek oldum, teyzem sırtımdan küçükçe itekledi, gidip elini öptüm. Elleri çok yıpranmıştı, tüm parmakları şişmişti ve tırnaklarının arası yara gibiydi. İçim ürpermişti, hemen annemin yanına dönüp oturdum. Klasik bir bayram sohbeti başladı. Ahmet Efendi nemli gözleriyle az konuşuyor sürekli başını sallıyordu. Ben yer sofrasına dalmıştım. Hayatımda ilk kez o boyutta gördüğüm kurşun kalemlere şaşırmakla meşguldüm. Hayat Bilgisi kitabı çok eskiydi. Tahmin ediyorum ki benden üç sınıf üstte okuyan ağabeyimin kitabıydı. Defterlerin yazılmayan kısımlarında silik yazıları seçiyordum. Muhtemelen Ahmet Efendi’nin kızı bayram ödevlerini yapıyordu. Ayaklarımın biraz ucunda bir şey fark ettim. Sofranın altında o dilenci kadında gördüğüm bebeklerden vardı, Ahmet Efendi’nin kızının görünürde başka oyuncağı da yoktu. Buna üzülmüştüm. Ahmet Efendi: “Betül sizin üst komşulara çıktı bayram ziyaretine, sağ olsunlar yemek yapmışlar onları getirecek.” Dedi. O esnada yapılan konuşmaları zihnimden silmek için çok uğraştım. Başka bir şeyle oyalanmak adına yerdeki bebeği aldım. Kendime doğrulttuğumda gözleri açıldı. Masmavi gözleriyle sessizce bana bakıyordu. “Evlat, Betül’ün kızını mı uyandırdın?” dedi Ahmet Efendi. Biraz mahcup bir şekilde başımı salladım. “Emel Betül’ün tek arkadaşı, onunla çok eğleniyorlar. Kızı gibi bakıyor ona.” Dedi. Bu kadar konuşuyor olması beni çok utandırmıştı. Emel bebeği yerine bıraktım ve arkama yaslandım. “Eh, ziyaretin kısası makbuldür Ahmet Efendi, bir şeye ihtiyacın olursa haber etmen yeterli. Zeytinleri getirdim, camın önündeler, Allah kolaylık versin.” Dedi teyzem ve ışık hızıyla o evi terk ettik.
-2-
Aradan tam 14 yıl geçti. Arkadaş kurbanı olarak başladığım sigara iş ve ev hayatımı olumsuz etkilemeye başlamıştı. Arkadaşlarımızla karar aldık ve muhtelif zamanlara verilen randevular ile Sigara Bırakma Merkezi’ne gittik. Randevu günüm geldiğinde sigara illetinden kurtulmaya kararlı bir şekilde hastaneye gittim. Bir dizi kan ve nefes tahlili verdim. Sonuçların çıkmasını beklerken benimle birlikte randevusu olan insanlarla tanışıp güçlerimizi birleştirdik. Göz göre göre zehirlenmenin mantıksızlığını, bunu bir keyif olmadığını iyice idrak ettik ve sonuçlarımız ile birlikte doktorun odasının önüne, bekleme salonuna geçtik. İçeriden çıkan insanların yüzlerinde gördüğüm o ışık beni iyice umutlandırmıştı. Sıranın bana gelmesine yaklaşık on kişi vardı. O esnada beynimde beliren çocukluğumun neşesi, beni ılık düşlerin bulunduğu yemyeşil bir dünyaya taşıyordu. Ailemin ve çevremin karşı durduğu kötü yönümü kestirip atacaktım. Bundan iyi bir haber olamazdı. Sekreter adımı söylediğinde düşüncelerimden uyanıp doktorun odasına girdim. Doktor beni çok sıcak karşıladı, verdiğim karardan ötürü tebrik edip tahlillerimi rica etti.  O tahlillerimi incelerken ben göz ucuyla odayı süzdüm. Doktorun tam arkasında güzel işlemesi olan bir Atatürk resmi vardı, isimliği de aynı işlemeden yapılmış, üzerinde sert hatlarla  “Dr. Betül Ayhan” yazılmıştı. Doktor tahlilleri inceleyip fazla tiryaki olmadığımı, dilersem kısa zamanda bu illetten kurtulacağımı söyledi. Evli olup olmadığımı sordu, ben “nişanlıyım” deyince tebessümle “bakın sigara ilerde boşanmanıza bile sebep olabilir, yol yakınken bırakın.” diyerek ilacımı yazdı, izlekten bahsetti, kontrol tarihlerini not etti. Sigara bırakmanın bazen zor bir süreç olabileceğini söyledi. Bu esnada bazı başarı hikâyelerinin insana cesaret verdiğinden bahsetti. Gerçekten bu illetten kurtulan insanların hikâyeleri bana cesaret verebilirdi. Çünkü bu illete karşı açılan savaşta kazanılan her zafer bizlerin savaşmasını kolaylaştıracaktı. Bana yardımcı olacağına inandığı bir hikâyeyi anlatmak için izin istedi, “tabii, buyurun” dedim.
“Benim babam hiç sigara içmezdi, yani aktif kullanıcı değildi. Dertlendiğinde, sevindiğinde, arada arkadaşları ikram ettiğinde, bazen güzel bir yemeğin peşinde ayda yılda bir kez içerdi. Annemi kaybettiğimizde sigaraya kararlı bir şekilde başladı. Her gün en az bir paket sigara içiyordu. Hem beni okutmak için hem de evi geçindirebilmek için gece gündüz çalışıyordu. Bir gün iş kazasında belden aşağısını kaybetti. Tam 5 yıl günde üç paket sigara içti. Evde kendine ait bir odası vardı, orayı bir atölye haline getirmişti. Öyle zamanlar oluyordu ki içeriye girdiğimde, o ufacık odada dumandan babamı göremiyordum. Benim üniversiteye hazırlandığım sene beni dershaneye yazdırabilmek için sigarayı bıraktı. Zaten beni okutabilmek için atölye yaptığı odada zeytin çekirdeklerinden eşyalar yapıp satıyordu, bir de dershane masrafları çıkınca tek kararla sigarayı bıraktı.”
Doktor Betül gökyüzünde sıcak yerlere doğru yolculuğa çıkmış kuşlara bakıp hikâyesine devam ederken araya girip “o hikâyeyi biliyorum” demek istedim. Fakat gözlerinden süzülen yaşlar yarasını deşmememi öğütledi. Doktor gözlerindeki doluluk yüzünden konuşmaya devam edemedi, son olarak;
“Velhasıl; bırakın Kürşat Bey, doğmamış çocuklarınız için bırakın.” dedi.
-3-
O yıl sigarayı bıraktım. Ertesi yaz düğünümü yaptık. İş hayatımda büyük bir başarı kat ettim, kontrollerim başarılı geçiyordu ve duyduğum kadarıyla Betül Hanım artık cesaret vermesi için insanlara benim hikâyemi anlatıyordu. Aklımda tek soru vardı. “Ahmet Efendi yaşıyor mu?” bu soruyu Betül Hanım’a son randevumuzda sormalıydım. Her şeyi tamamen anlatma konusunda kararsızdım fakat o soruyu sormalıydım. Ay sonu geldi, son kontrolüm için hastaneye gittim. Randevu saatinden on dakika önce bekleme salonunda yerimi aldım. Oturduğum yerde sessizce gazete okuyordum, bir temizlik işçisinin ikazı ile irkildim. Üzerinde iş gereği turuncu kıyafetler olan temiz yüzlü bu bey elinde bazı evraklar ile benden yardım talep ediyordu. “Hastanede kalan lösemili çocuklarımız yararına dergi çıkartıyoruz, acaba yardım etmek ister misiniz?” diye sordu. Elindeki evrakları inceledim. Çocukların yaptığı resimler, yazdıkları şiirler, birkaç kısa öykü ve günlükler vardı. Daha fazlasını incelemeye yüreğim yetmedi, evrakları geri verdim. Çocukluğumun o neşesiyle var gücümle yardım yaptım. Betül Hanım’ın sekreteri geldi, görevliyle vedalaşıp sekreter hanımın yanına gittim. “Kürşat Bey hoş geldiniz, iletişim bilgileriniz olmadığı için size ulaşamadık. Betül Hanım evlilik iznine ayrıldı. Telefon ve adres bilgilerinizi bırakırsanız eğer izin dönüşü size haber veririz.” Bu son zamanlarda aldığım en güzel ikinci haberdi. En güzel haber ise eşim hamileydi. Baharda bana bir kız çocuğu armağan etti. Adını Emel koydum.

Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK'12

19 Temmuz 2015 Pazar

(Söyleşi) Son Ümit Dergisi, 6


1.-Hakkınızda bilgiye ulaşmak oldukça güç, okurlarımız için İrfan Kurudirek’i sizden dinleyebilir miyiz? Sizce kimdir İrfan Kurudirek?

-1987 Erzurum doğumluyum. Sporcu bir ailede büyüyüp geleneği bozmadım, Beden Eğitimi mezunuyum, aynı alanda yüksek lisansımı bitirdim ve buz hokeyi antrenörüyüm. Bu yıl Buz Hokeyi Kadınlar A Milli Takımında yardımcı antrenörlük yaptım. Dünaydın Sevgilim (2011) ve Karton Külleri (2012) yayımlanan kitaplarım. İkisi de birer baskı yaptı ve baskıları tükendi. Bunlar dışında çeşitli dergi ve gazetelerde şiirlerim yayımlandı. Yitik Ülke yayınlarından çıkan "Mutsuz Aşk Vardır" ve "Tuhaf Alışkanlıklar" adlı kitaplarda da birer yazım yayımlandı. Fırsat buldukça bu ve benzeri işlerle uğraşıyorum.

2.-Şiire yönelmenizi sağlayan olay ya da kişi kimdir? Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

- 2008 yılında SiyahKahve'de yayınlanan bir şiirim üzerine pek kıymetli Yelda Karataş ile hoş bir sohbetimiz olmuştu. Evet, şiire düşüşüm tam olarak 2008 kışına denk gelir. Öncesinde diğer türlerde çalışmalarım oldu, hâlâ çalışmalarım devam ediyor. Şiir çok başka ama. Fakat fotoğraf-öykü buluşması ödüllü fotoğrafçı Murathan Özbek sayesinde oldu. Onun çektiği fotoğraflara öyküler yazıyorum, kendisi ülkemizin yetiştirdiği en önemli fotoğrafçılardan birisi. Son iki yıldır dünya birinciliğini kimseye kaptırmıyor. O'nun fotoğraflarına öyküler düzmeye çalışıyorum.

3.-Birçok şiir sever sizi “Gam” şiiriniz ile tanıdı. Bu şiiri yazarken nasıl bir ruh hali içerisindeydiniz?

-Gam bir bebek ise eğer doğum belgesinde İbrahim Tenekeci yazar. O'nun bu şiirin doğuşunda emeği büyüktür. "Gam" hayatımda masmavi bir yol oldu. Yazım süreci en uzun şiirim gamdır. Keyifli bir yazın sonuna doğru bitirdim, tahmin ettiğimden çok beğenildi. Hatta en sevecen hikayesi de bir bey doğum yapan eşine el yazımla yazdığım gam'ı hediye etti, hatırladıkça tebessüm ederim. 

4.-Yazarken özellikle değinmek istediğiniz/değindiğiniz bir tema var mı? Var ise bu tema nedir?

-Özellikle değindiğim bir tema olmadı hiç. Şu sıralar kavuşmanın o kadife dokusunu düşlüyorum. Hasretlik kuşlara bile ölüm.

5.-Sizce bir şiirin olmazsa olmazı nedir?

-Sevgili.

6.-Sizce yazın dünyasının en büyük problemi nedir?

-Keşke insanlar sosyal medyada paylaştıkları kadar okusalar.

7.-Birçok şairin çeşitli şehirlerden ilham aldıklarını biliyoruz. Siz de işiniz gereği pek çok şehirde bulunma imkânı elde ettiniz, size ilham olan bir şehir var mıdır?

-Erzurum öykülerimin beşiğidir. Yeri ayrı. Fakat bir şehir söylemem gerekirse bu Venedik olacaktır. 2010 yılında Viyana'da bir orta çağ piyanistini anlatan romana başlamıştım, bitirmek nasip olmadı. İlerleyen yıllarda tekrar o havayı soluyup o romanımı bitirmek istiyorum.

8.-Yeni bir kitap hazırlığında olduğunuzu biliyoruz, çok gizli değilse okurlarınızı nasıl bir kitap bekliyor?

-İlk iki kitabımdan çok farklı bir kitap gelecek. Değişik diye tanımlayabilirim. Son çalışmalarımızı yapıyoruz, Eylül 2014'te okuyucu ile buluşacak. İkinci kitabım Karton Külleri çıkmadan önce sevgili Murathan Özbek ile birlikte bir tanıtım filmi hazırlamıştık. Üçüncü kitabım için de aynı şeyi düşünüyoruz.

9.-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı İrfan Bey?

-Yayın hayatınızda başarılar diliyorum.

Röportajımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ediyor, edebi yaşantınızda başarılar diliyoruz…

6 Nisan 2015 Pazartesi

İyi ki Murathan!






2011'in ilkbaharında ilk düşümü gördüm, öyle bi' bahar ki yıllarca kış sandım. 4 nisan 2011'de ilk kitabım dünaydın sevgilim'i elime düştü. dışı murathan, içi ben. o iskeleye gittim ben de. öylece uzandım hatta koca bi' yaz, korkularımı yenip gece o iskeleden denize girmişliğim bile var. ilk düşümün kabuğu bu iskele oldu işte. dışı öyle murathan ki bakan unutuyor beni. ne güzel unutuldum dedim kendi kendime. hâlâ unutuluyorum. ne güzel.









çok geçmeden yakılacak şeyler için bi' kamp kurduk. ateşimizin üzerinden kimsecikler atlamadı, gerek duymadık belki de. hangi sebep elimizi çakmağa götürdü bilinmez ancak bir çocukluk düşümden daha kabuk yaptık. murathan önce okudu sonra dokundu. güzel duygu ile birlikte bir de gözlerimizin perdesine vurdular karton külleri'nin içini. iyi ki vurdular. ölmediğimden güçlendim. öldüğümden de olabilir. 

bütün ölüleri sorgulayalım dedim. çok kalabalıklaştık bu kez. murathan'ın görüp bizlere gösterdiği bir kare ile yüzlerce gece uyudum. sergisinde dolaşırken "bu" dedim. bu fotoğrafın önünde konuştuk onunla. ben anlattım o sustu. o anlattı ben sustum. fotoğraf anlattı dünya sustu. dünya demişken tüm dünyanın gözüne girmişliği var bu karenin. içerisini dolduracak şeyler yazamıyorum hâlâ ancak içim içerisi kadar dolu. ölüm komik mi? gülümsedik işte. murathan'ın güzel yaşına gelsin bu tebessüm, bu kahkaha! iyi ki doğdun adam!

Bütün Ölüleri İlk İmza günü, 2015


31 Ekim 2014 Cuma

Bütün Ölüleri - Tanıtım




İrfan Kurudirek, Bütün Ölüleri
Öykü, Deva Yayıncılık, Kasım 2014

Kapak: Murathan Özbek

Tanıtım Bülteni: Ölü ve soğuk olan bir beden değildi, yalnızca bir histi. Olanla olmayanı ayırt etmek için yok saydığımız her şeyle yüzleşme gerek. Mutluluk bu yüzleşmeye gizlenir bazen. Hepimiz onlarca ölü biriktirdik toprağın üzerinde. Ve şarkılar söyledik onları içimizde bir yere gömerken. Gömdük. Anılara, eşyalara ve şarkılara rağmen devam ettik aynı ritmde nefes almaya. Biz nefes aldıkça yaşadı ölüler.

Sizin de nefesinizle beslenen ölüleriniz var mı?
mirfanK'14

Bütün Ölüleri



İrfan Kurudirek, Bütün Ölüleri
Öykü
Deva Yayıncılık, Kasım 2014

Tanıtım Filmi: Murathan Özbek.

14 Haziran 2013 Cuma

Kalan


Bir yelken öyküsü yer ediyor zihnimde. Sanki öyle tanıştık onunla. Yelken vardı evet. Rüzgâr, deniz, gözleri, yelken. Hatırlıyorum. Gözlerinden geriye kalan her şeyi hatırlıyorum.

Değişken ruh halini yakalamaya çabaladım bir süre sonra vazgeçtim. Olur da bir halini yakalarsam o halinde kalacakmışım gibi hissettim. Oysa kaldığım bir adam vardı. Sert. Üslubu sert adam. Adamın adı neydi?

Bir gün O'nu çocukları severken gördüm. O gün ondan çok iyi bir baba olacağına inandım. Çocukları çok seviyor demiş miydim? Çocukları kıskandığımı kendime itiraf etmedim. Çünkü sevilmek istedim ben. Biraz.

Birkaç satır atlayarak birkaç saniye yutkunarak devam ettim: Vücudumun %80'i mantık. Onu ciddi düşünemiyorum. Sürekli değişken, sürekli neşeli. Hayatı ti'ye alıyor desem yanlış bir ifade olmaz. Çocuklar gibi sevilmek istedim. Sanki turbo sakızlarının kokusu vardı havada. Söylemesin istedim. Belli etsin istedim.

Vücudumun %70'i su.
Boğulsun mantığım!

x o x

Bir yıkılış yer ediyor zihnimde. Sanki zirveyi görmeden düşmüşüm gibi. Zirve vardı evet. Zirve, soğuk, bir başkası. Hatırlıyorum. Zirveden sonraki tüm düşüş hikayemi hatırlıyorum.

Ona dokunamıyorum. Bu aklına gelen ilk anlamıyla değil ama. Doğada bulunması imkansız bir çiçek o ve dikenleri çok sivri. Ne zaman ona yaklaşacak olsam avuçlarım kanadı. Ama ona sorsan yoktan yere uzak der. O yüzden sormayalım ona.

Kaldığı biri olmasaydı onu mutlu ederdim. Hatta şöyle söyleyebilirim, hayatımda en çok onu mutlu ederdim. Ben onun beni tanıdığı gibi değilim aslında. Ben en amiyane tabirle odasında ağlayan palyaço gibiyim. Tek derdim insanların değil onun mutluluğu.

Tepkisiz. Kalan zaman ona olmayan zamanı telafi etmem için yeterli. Kalan zaman kalmamız için var bence.

Vücüdumun %100'ü o.
Boğulsun yokluğun!

yazarın notu: kaldığın yerden git. kalmadığın yerden devam et kalmaya. kal. kalanda kalan sen kal. kimse bilmesin kaldığınızı ama kal. sandalda yalnızsın. arkanda kürek çektiğine inandığın şey kollarını göğsünde kavuşturmuş seni izliyor. küreğin birini o'na ver.

yazarın otu: sevdiğini söyle, yarın ölü doğabilir.




fotoğraf: Murathan Özbek
mirfanK'13

6 Aralık 2012 Perşembe

Murathan Özbek - İn


Murathan Özbek "in" adlı fotoğraf sergisiyle 2012 yılını unutulmaz bir yıl olarak zihnimize kazıdı. Serginin afişinden tanıtım filmine kadar her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve kurgulanmış. Zaten ilk fotoğraftan son fotoğrafa kadar geçen süreyi ömürden düşmeliler bence. Murathan Özbek parmaklarının arasından dahi sızdırmadığı hayallerine sahip çıkan bir sanatçı.

İn'i yerinde görmelisiniz. Fotoğrafların her biri kendi başına bir sergi niteliğinde. İlk bakışta biraz büyük geliyor insanın gözüne ama sonra tartıyorsunuz ve bakıyorsunuz ki boyutları: düş x düş. Üstelik fotoğrafların ölümsüzlüğünü üstlenen insanlar fotoğrafın öyküsünü paylaşıyormuş. Sırf bu ayrıntı bile sergiyi benim için ulaşılmaz bir yüksekliğe koyuyor. 

Fotoğraflara konan adlar yaşanmışlık kokuyor:

Ben gezi sırama göre notlar aldım ve dilim tutulduğu için Murathan'a o soruları soramadım.
  1. Büyük Albüm - Taşıyamadığım [o soru: ilk düşen kimdi geçmişten?]
  2. Beraber - Yaşayamadığım [o soru: sahi, çocukluğun bıraksa gider misin?]
  3. Boşa Kürek - Sona Eremediğim [o soru: zaman dolduğunda yerimiz hazır mı -orada?-]
  4. Dürtü - Söz Geçiremediğim [o soru: gömdün diyelim, ya ölmezse? süpürgene bindin diyelim, ya gitmezse?]
  5. Dünya - Arınamadığım [o soru: senin yıkandıkların o'nu ıslatır mı? şemsiye gerçekte kimde kaldı?]
  6. Koza - Çıkmak İstemediğim [o soru: büyüdüğünde sıyrılamadığın şey sadece kabuğun mu? melekliğin o kadar beyaz mı hâlâ?]
  7. Ben mi? Anlayamadığım [o soru: şimdi güzel güzel gömsünler mi seni?]
  8. Bile Bile - Aldırmadığım [o soru: o'na giderken başkasını öldürüyorsun, hızlı mı gitmelisin?]
  9. Doğru Adam - Buluşamadığım [o soru: sen birine huzurla uyandığında başkaları hayatından -uykuyu- çıkarıyor mu?]
  10. Duvar Ustası - Yıkamadığım [o soru: Atay diyor ki: "iyi şeyler birdenbire olur bu kadar bekletmez insanı." duvarlar kötü mü ki yavaşça örüyor dünyayı?]
  11. Oyun - Dönemediğim [o soru: kadım bazen unutuyor büyüdüğünü arada saçlarından çekmeli miyim?]  
  12. Başkası - Ele Veremediğim [o soru: kimsin sen düşümde dolaşan?]


"Ben mi? Anlayamadığım" önünde uzun uzun konuştuk. O ara ölüm geldi aklıma ama Murathan'ın ölü halini düşünemedim. Çünkü o asla ölmeyeceğini o gün orada kanıtladı bize, bana. O belki ölümden korkuyor ama ölümün ondan korktuğuna eminim. 

Ben sorularımla öldüm orada. Cevapları duyacak kadar ömrüm kalmadı. "İn" hepimizin! Ne mutlu, ne âlâ!

mirfanK'12

6 Ekim 2012 Cumartesi

Murathan Özbek - İn

[...] bir tüneldeyim; yıllardır mahkûmu olduğum "görünen ben" hapishanesinden kaçıyorum bir süreliğine daha. başka tıkırtılar da duyuyorum. tüneli ben kazmadım; kazılmıştı çoktan. ben sadece indim.

Açılış: 2 Kasım 2012 Cuma @ The Hall Beyoğlu - 20:30

Sergi: 3 Kasım 2012 - 2 Ocak 2013 @ Gama Gallery Beyoğlu



24 Eylül 2012 Pazartesi

Tanımsız


t a n ı m s ı z
Sokaklar kalabalıklaşıp güneş dağların ardına sığındığında genç adam bardan içeri girip yüksek masalardan birine oturdu. Cebinden bir deste mektup çıkarıp okumaya, bir taraftan da kilise defterini andıran bir deftere yazmaya başladı. Sürekli hareket halindeydi, dönüp diğer masalara baktım, tıpkı benim gibi, oranın müdavimi insanlarla dolu mekânda hemen hemen herkes onu izliyordu. Bir süre sonra masaya büyük bir şişe şarap ve iki kadeh geldi. Genç adam her şeyi bırakıp şarabıyla ilgilendi. Deprem oldu. Bar yine olduğundan fazla hissettirdi bu depremi. Birkaç avize biz dışarı kaçarken büyük bir gürültüyle yere düştü, tüm bu seslemeler depremin şiddetini –bize göre- artırıyordu. Apar topar dışarıya kaçtık, kendi aramızda istişare yaptık, son yıllarda karların erimesinin ardından gelen depremlerin en şiddetlisi kuşkusuz buydu. Ortalık durulduğunda tekrar bir sallantının olmayacağı inancıyla içeri girdik. Ben masama yöneldim, avizelerden birisi masamın hemen yanına düştüğü için oturamadım, aradan biraz zaman geçti, genç adam ortalıkta yoktu, masasında defteri ve mektupları olduğu gibi duruyordu. Tokuşturduğu sahipsiz kadeh sallantıyla devrilmiş, bazı mektupları kana bulamıştı. Birkaç kadeh daha içip üzerime vazife olmayan şeyleri kurcalama cesaretini kendimde bulunca genç adamın masasına geçtim ve defterini alıp okumaya başladım:

[…] Bu yıl da gelmedin, ben sana söz verdiğim gibi her yıl, güneş kilisenin çanını parlatırken buraya geldim ve sen, geniş eteğini savura savura gelmediğin her saat ucu körelmiş bir falçatayla sol yanımı doğradılar. Bu nasıl bir şey bilir misin? Sensizliği kavrayamıyorum; mantığım, bizi yarım bırakmanı anlamlandıramıyor. Şarabın sahipsiz; bu mekân sensiz soğuk, yoksul, sakat. Ama ihanet.
Tüm bunlardan haberin yok tabii, biliyorum. Hem haberin olsa gitmezdin değil mi? Yahut gelirdin. Sen ikisinden de biraz biraz yaptın. Biraz geldin, biraz gittin. Şimdi sen yaşıyorsun. Üstelik ağzında ayrılığın ekşi tadı da yok, hem ihanetten kim ölmüş ki? Ben bedeni kusursuz kuşatılmış bir ölüyüm. Ruhum eskiden limon bahçesi olan bir çölde ekşiyor. Boş ver; sadakat kimi yaşatmış ki? […]

Keşke okumasaydım.

Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK'12

22 Eylül 2012 Cumartesi

Bütün

bütün
Kirpiklerimde titreyen yaşlar ve sıcağa meydan okuyan bir eda ile yollara düştüm. Gamzelerimin damarları çekiliyor, hissediyorum. Yakınlarda bir şey seni andırıyor olmalı. Benim yüreğim sebepsiz yere koşmaz ki. Giderken hangi rüzgâra emanet etmiştin kokunu? Kaç zamandır kokunla besleniyorum biliyor musun? Ruhumun yakıtıydı boynundan esen rüzgâr, işte bu öyle bir sensizlik ki burnumdan soluyorum. İşte bu öyle bir sensizlik ki yakıtım bitti, düşüşe geçiyorum.

Ulanmış bir kuzu gibi geziyorum boş sokaklarda. Sanki üzerime iliştirilen deri benim değil ama sen beni kokumdan bulup emzirecekmişsin gibi. Ulanmış bir kuzu gibi sessiz yürüyorum. Herkes ‘aşk’ diye haykırırken ben ölen seni susuyorum. Çünkü ben aşk dediğimde herkes senden geriye sayıp saklanıyor.

Güneş çıplak ayaklarıyla üzerimde yürümeye başladı, her tarafım yanıyor. Sen bu sokaklarda amaçsız yürümenin ne demek olduğunu bilir misin? Zamana aldırmadan, sana kavuşma acelesinden mahrum, yalın ve güçsüz yürümek ne demek bir fikrin var mı? Şu sokağın göbeğinde kahve falı baktıranlar kadar çaresizim şimdi, belki de daha beteri. Kimse önümde bir yoldan bahsetmiyor. Kısmet kelimesi benim için bir kaçış yolu, kalp yalnızca bir organ –yalnız bir organ- sensizlik ise fincanımın dibi; yoğun, bütün, ağır.

İşte sokağın sonu, kulaklarımda Türkçe’nin en çirkin kelimesi yankılanıyor: “hoşça kal.”

Uzaktan seçtim seni; ilk boynuma atladığın yerdesin. Orada oturuyorsun, yanındakinin boynuna gömülmüş başın. İşte ‘bizim’ deyip sahiplendiğimiz demir masa. Üzerinde aynı şeyler var; beyaz hırka, kahverengi etek ve yüzünde aynı tebessüm. Senli dünyam fire veriyor. O dünyadan kopup giden her şey çaresizliğime pelesenk oluyor.

Aynı yer, aynı gülüş, aynı oturuş; yanında biri var farkındasın değil mi? Birisi sol yanında, yanın olma hevesinde hissediyorsun değil mi? Ve o birisi ben değilim, biliyorsun değil mi? Bil istedim.

Fotoğraf: Murathan Özbek
mirfanK’12

12 Nisan 2012 Perşembe

Karton Külleri Tanıtım Filmi

Kısa zaman sonra çıkacak olan kitabım için Murathan Özbek'in hazırladığı tanıtım filmi;
Dikkat! Yüksek gerilim hattı!